TÜRKİYE’DE DİJİTAL MECRANIN KISA ANALİZİ
December 30, 2009 by: Alp Artam
Bu yazının öncelikli amacı, Türkiye’de dijital mecranın kullanımını makro anlamda analiz etmek, hem kurumların hem de bireylerin teknolojiye yaklaşımını, işin ekonomik, sosyal ve hukuksal boyutlarını da dikkate alarak gözden geçirmektir. Ardından da, daha mikro ölçekte bir inceleme yapılacak, kurumların ve kurumları oluşturan farklı departmanların –bilgi işlem başta olmak üzere- interaktif mecra ile ilişkileri masaya yatırılacaktır. Okuyacağınız metnin bazı yerlerinde, piyasadan alınmış, güncel araştırmalara dayanan veriler bulunmakta, büyük bir kısmında ise gündelik deneyimlerden yola çıkılarak aktarılmış değerlendirmeler sergilenmektedir. Öte yandan bu çalışma, ileriki dönemlerde yazmayı düşündüğümüz, Türkiye’de dijital ekonominin geleceği, sosyal ağlar ile kişisel markalaşmanın ilişkisi, işletmelerde dijital vizyon eksikliği, interaktif devlet gibi bazı konulara giriş niteliği taşıyan, onlardan kısaca bahseden bir “şemsiye metin” ya da “önsöz” düşüncesiyle de incelenebilmelidir.
Bugün farklı kaynaklara baktığımızda, hem kurumların, hem de bireylerin online yaşam söz konusu olduğunda artık çok daha bilinçli olduğuna dair demeçler verildiğini, yazılar yazıldığını, iyimser yorumlar yapıldığını sıklıkla görmekteyiz. Bugün dünyanın gelişmiş kabul edilen ülkelerinde dijital mecraya daha tarafsız, önyargılardan arınmış bir tavırla yaklaşıldığına olan inanç giderek artmaktadır. Ekonomik anlamda değerlendirdiğimizde, önceki dönemlerde internetin; bildiğimiz, tanıdığımız geleneksel enstrumanlardan geriye kalan bütçelerin değerlendirildiği, üvey evlat muamelesi gören bir mecra olduğu, ama artık durumun değiştiği söylenebilmektedir. İnternet ya da genel anlamda dijital mecranın kendi içerisinde özel stratejiler barındırdığı ve geleneksel araçlardan hiç de aşağı kalır olmayan bir yaratıcılık seviyesi içerdiği, zengin kullanım alanları sunduğu ise artık iyiden iyiye kabul görmeye başlayan bir fikir olarak karşımıza çıkmaktadır.
Peki ya ülkemizde durum nasıldır?
Yapılan araştırmalar, Türkiye’de internet kullanımının hızla arttığını, hatta dünyanın pek çok bölgesine göre çok daha büyük bir sürat yakaladığını göstermektedir. Ulaşılan son durumu bazı rakamlarla ortaya koymakta fayda vardır: Nisan 2009 tarihinde, Türkiye’de Adsl kullanıcı sayısı altı milyona ulaşmıştır. Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım bir konuşmasında, son 6 yılda önemli atılımlar gerçekleştirdiklerini de belirterek, 2003 yılında 7 milyon olan kullanıcı sayısının bugün 30 milyona ulaştığını, Türkiye’nin internet kullanımında Avrupa`da 7, Dünya`da 13. sıraya geldiğini vurgulamıştır. Bankalar Birliği’nin açıkladığı verilere gore, internet bankacılığı yapmak üzere sistemde kayıtlı olan ve en az bir kez “login olmuş” toplam bireysel müşteri sayısı, Mart 2009 itibariyle, 11.793.000 olmuştur. Son bir yıl içerisinde “login olmuş” toplam bireysel müşteri sayısı ise 6.344.000 kişidir. İnternet bankacılığı yapmak üzere sistemde kayıtlı olan ve en az bir kez “login olmuş” kurumsal müşteri sayısı ise Mart 2009 itibariyle, 1.459.000 kişidir. Bunların 581.000’i (yüzde 40’ı) Ocak-Mart 2009 dönemi içerisinde en az bir kez işlem yapmıştır. Son bir yıl içerisinde “login olmuş” kurumsal müşteri sayısı ise 710.000 kişidir.
Diğer bir konu da, tüm dünyada 350 milyon kullanıcısı bulunan Microsoft Live Messenger’de, Türkiye’nin 29,1 milyon kullanıcı ile Brezilya’dan sonra dünya ikincisi olması ve 534 milyon Windows Live Hotmail hesabının 27.4 milyonunun Türk kullanıcılara ait olmasıdır. Yine yüksek bir kullanım oranı popüler sosyal ağlardan birisi olan Facebook’ta ortaya çıkmaktadır. Pek çok kaynak, Facebook’’ta Türk abone sayısının çok büyük bir orana ulaştığını, Türkiye’nin kullanıcı sayısında Avrupa ikincisi olduğunu belirtmektedir. Dünyada ise ilk beşe girildiğine dair bilgiler mevcuttur. Müşterilerine telif hakları ödenmiş 300 binden fazla şarkıyı dinleme ve indirebilme imkanı sunan TTNET MÜZİK’te dinlenen şarkı sayısı 50 milyonu aşmış, indirilen şarkı sayısı ise 15 milyonu geçmiştir.
Tüm bu veriler, internetin önemli bir hızla yaşam tarzı haline dönüştüğünü göstermek açısından büyük değer taşımaktadır. Türkiye dijital teknolojileri öğrenmek ve bu hayata uyum sağlamak için büyük bir enerji harcamakta, içerik yaratmakta, ciddi bir zamanını dijital mecrada geçirmektedir. Fakat dikkatli bir göz, bilgisayar kullanımının, teknolojiye ilginin, kullanıcı sayısının geometrik olarak artmasının ortaya çıkardığı potansiyelin dijital ekonomiye, elektronik ticarete ve kurumsal hayata henüz yansımadığını, ilgi ile ticaretin ne yazık ki paralellik arzetmediğini, gerçekte kullanımın ve ilginin bireysel boyutta kaldığını analiz edebilecektir. Ülkemizde kobilerin sadece üçte birinin bilişim teknolojileri ve internetten faydalabilmekte olduğu bilinmektedir. Büyük ölçekli firmaların ise teknolojiye yatkınlıklarının çok daha fazla olduğunu söyleyebilmekle birlikte, bu işletmeler arasında bile dijital mecranın getirileri konusunda kafaları karışık olanların hala mevcut olduğunu gözlemlemekteyiz.
Olayın reklamcılık boyutu incelendiğinde, internet reklamcılığının sonuç odaklı ve ölçümlenebilir doğasının onu diğer mecralardan ayıran en büyük fark olduğu vurgulanmaktadır. Uzman görüşlerinin çoğu, online mecrada kullanıcının markayla interaktiviteye geçebildiği ve bu sebeple tüketicinin tercihlerinin artık bu kanala yöneleceği yönündedir. Bu kanalda tüketicinin, markanın etrafında yaratılan alanda zaman geçirdiği ya da kendi dünyasına bu platformu yerleştirerek, markayı kendi dünyası içinde hissettiği düşünülmektedir. Oysa ülkemizde internet reklamcılığının geldiği nokta, yine çok iç açıcı olmayan bir tablo ile karşımıza çıkmaktadır. Online reklamcılığın, tüm reklam endüstrisi içindeki yerinin yüzde iki ile üç arasında olduğu bilinen bir gerçektir. Türkiye’de geleneksel reklam ajansları, yükselen dijital trendleri takip etmekte zorlanmakta, kendilerini dönüştürememekte ve doğal olarak müşterilerine bu mecra ile ilgili bir strateji yaratamamaktadırlar. Bunun kaçınılmaz sonucu da işletmelerin bütçelerinin dijitale kaydırmak konusunda bir adım atmamalarıdır.
Diğer önemli bir konu da, devletin bu dünyaya karşı nasıl bir duruş sergilediği meselesidir. İşin hukuksal boyutu ülkemizde uzun senelerdir net olmadığından, söz konusu internet olduğu zaman herkes kuşkuyla yaklaşmaktadır. Devletin bu konuda mevzuat eksikliğini kapatmadığı, yasalar çıkarmakta yetersiz kaldığı bir gerçektir. Üstelik bir de alışılmadık uygulamalar yapıp münferit şikayetlere bağlı olarak web sitelerine ulaşımı mahkeme kararları ile kapattırma yoluna gittiği için, şu anda hukuksal açıdan kaotik bir duruş sergilenmektedir. Bu noktada devletin üzerinde düşen, “oyunun kurallarını” çok açık bir şekilde ortaya koyacak yasalarla karışıklığı gidermek ve hatta bu konuların takibini de kendine görev edinmiş özel bir bakanlık oluşturarak yaklaşımını netleştirmektir.
Mevzuatın yanısıra, devletle ilgili diğer bir konu da “Dijital Devlet” sorunudur. Bilindiği üzere, E-Devlet kavramı uzun yıllardır her platformda konuşulmakta, uzun vadelere yayılarak fazlandırılmış büyük projeler geliştirilmekte, farklı devlet kurumları farklı uygulamalarla bir süredir otomasyona geçmektedirler. Bu farklı uygulamaları konsolide edeceği, tek kullanıcı adı ve şifresi ile devletin farklı kanallarına ulaşımı sağlayacağı belirtilen “E-Devlet Kapısı” projesi ise, ne yazık ki bir hayal kırıklığı olarak dijital mecrada hayatını sürdürmektedir. Zira halen büyük bir kısmı bakanlıkların ya da diğer kurumların uygulamalarına link vermekten ibaret olan bir proje görünümündedir. Bu çok önemli ve süratle iyileştirilmesi gereken bir konudur.
İşin makro boyutu bu şekilde seyrederken, işletmeler bazında ve departmanlar özelinde dijital yaşamın nasıl devam ettiğine de göz atmamız faydalı olacaktır.Ülkemizde sık sık karşılaşılan durumlardan bir tanesi, firmaların kullandığı pazarlama enstrumanları arasında ortaya çıkan ciddi tutarsızlıktır. Bunu tamamıyla hayali bir örnekten yola çıkarak şu şekilde özetlememiz mümkündür: Bir firma düşünün ki, milyar dolar sevilesinde ciro yapıyor olsun. Tanınırlığı, marka bilinirliği en üst seviyede, köklü bir işletmeden bahsediyoruz burada. Herkes tarafından bilinen, senelerdir televiyon, gazete ve billboardlarda her türlü reklamını ve kampanya duyurusunu görmeye alıştığımız, yapılan Fortune 500 listelerinde sürekli kendine iyi bir konum edinen, bir sanayi devi olsun bu şirket. Memleketin en ücra köşelerinde, hatta ülke dışında bile temsil edilen bu işletmeden normal şartlarda beklentiniz, dijital mecrada da tüm ihtişamıyla yer alması, ürünlerini, kurumsal kimliğini, marka değerlerini burada da, diğer alanlarda olduğu gibi tanıtmasıdır değil mi? İşte burada yanılıyorsunuz ! Ülkemizde en sık karşılaşılan durumlardan bir tanesi, yukarıda portresi çizilen türde büyük organizasyonların internetteki varlığının son derece ilkel düzeyde olması, online reklamcılığına ayrılan bütçelerinin çok düşük seviyelerde seyretmesidir. Bu tarz firmalarda yer alan, dijital projelerden sorumlu departmanlara ve yöneticilere bu çelişkinin sebebi sorulduğunda, çoğunlukla şirket üst yönetiminin konuya ilgisizliği gerekçe olarak gösterilmektedir. Şirketin sahipleri, ortakları, üst düzey yöneticileri “internet”e inanmamaktadırlar. Dolayısıyla bu alanda gerçekleştirilmesi düşünülen tüm projeler hep aynı şüphe ve tereddüt dolu duvara toslamaktadır. Yanlış anlaşılmasın, çoğunlukla sorumlu departmanlar da konuya çok sıcak bakmamakta, online işleri kendi ana görevlerinin dışında görmektedirler.
Bireysel kullanımın geometrik olarak arttığı bir ülkede, kurumların bu yaklaşımı düşündürücüdür. Yukarıda da açıklandığı üzere, bazen reklam ajansların geleneksel yapılarını değiştirememeleri, zaman zaman da şirket içindeki “şüpheciler” tarafından dijital ilerleme engellenmektedir. Şirketlerde bu işlerin sahibinin kim olduğu çoğu zaman tartışma konusu olmaktadır. Web tabanlı projelerin teknik bir doğası olması, sunucu barındırma hizmetleri, uygulama geliştirme standartları ve yazılım platformu gibi meseleler söz konusu olduğu için, bilgi işlem yöneticileri daima işin içindedir. Bazı yapılarda bu projelerin tüm sorumluluğu bilgi işlem departmanında olmaktadır. Dolayısıyla işin yaratıcı boyutu ve tasarım kısmında aksamalar ortaya çıkmaktadır. Kimi organizasonlarda, işi tamamıyla pazarlama departmanı götürmekte, teknik gereksinimler dikkate alınmadığı için projelerin gerçekleştirilmesi çok zorlaştırılmaktadır. İşin doğrusu dijital mecraya yönelik tüm çalışmaların pazarlama, kurumsal iletişim ve bilgi işlem departmanlarının ortak çabası ile yapılması gerektiğidir. Şirketler içinde bu işin koordinasyonunu üstlenecek tek bir kişi olması, tüm departmanların çalışmalarını ortak olarak sürdürmeleri için kontrol etmesi sağlıklı bir yaklaşım olarak görünmektedir. Son kullanıcı ile çok içiçe olmayan, pazarlama departmanları onlarca kişiden oluşmayan şirketlerde, bu görevi bilgi işlemin üstlenmesi doğrudur. Doğru koordinasyon, projelendirme felsefesi ve “inanmış” bir üst yönetim ile ilerlenirse altından kalkılmayacak proje yoktur.
Tüm bu yorumlar neticesinde çıkarılması gereken sonuç bizce en basit haliyle şu şekilde ifade edilebilir: Dünya dijital mecranın nimetlerini artık anlamış ve yol almaya başmamıştır. Ülkemiz ne yazık ki henüz bu aşamanın çok uzağındadır. Okumuş olduğunuz bu yazı karamsar bir tablo çizmiş olsa da, bireysel kullanım düzeyimize bakıldığında, dünyanın pek çok ülkesinin ilerisinde ve dijital mecraya inanan bir toplum olduğumuz görülmektedir. Bu ciddi potansiyelin yansımalarının elektronik ticarette, devlette ve kurumlarda gerçekleşmemesi için hiçbir sebep yoktur. Önümüzdeki yıllarda devlet kurumlarının ve özel sektörün biraz gayreti ile örnek projeler yapılmalı ve bütçeler dereceli bir şekilde dijitale doğru kaymalıdır. Treni kaçırmamak için izlenmesi gereken tek geçerli yol budur.
(Bu yazı CIO Club dergisinde yayınlanmıştır.)














