Aşağıdaki videoyu mutlaka seyredin. Bir “çöpçatanlık” programını arayan bayan izleyici lezbiyen olduğunu belirtiyor. Sunucunun ifadesi “hadi canım başka kapıya” tarzı bir cümle. Ardından da aslında “biz herkesin cinsel tercihine saygılıyız” dersi veriyor. Bir ”çöpçatanlık” programının çelişkili ahlak anlayışını görmek için izlenmesi gerekir.
Çatlamaya Geldik !
Zübeyir Ocakbaşı’na ilk gidişim, bizim Kaş ahalisi ile yeniden görüşmek için planlanan bir gecede gerçekleşti. Bendeniz Beyoğlu Ocakbaşı fanatiklerindendim doksanlı yılların sonunda. Orada bazen ocakbaşına oturup üstümün başımın yağ kokmasına aldırmadan kebapları mideme indirir, şişlerin cızır cızır yanmasını dinlenerek demlenirdim. Sonra bir şeyler oldu, araya iş güç girdi, başka mutfaklar ve sofralar girdi, bir acayip Asmalımescit müdavimliği girdi, kaybettim Beyoğlu Ocakbaşını.
Zübeyir’e gitmeden once biraz araştırma yapmıştım doğal olarak. Yirmibeş yıldır bu işi yapan kurucusu Zübeyir Ertaş’ın, benim eski efsanem Beyoğlu Ocakbaşı’nın ustası olduğunu öğrenmiş, pek bir sevinmiştim. Tanıdık lezzetlerin içinde bir gece geçireceğimi düşünmüştüm. Ama yanılmışım ! Hafızama nakşolmuş Ocakbaşı tatlarından daha fazlasını bulacağımı bilemezdim tabii. Bu girizgâhtan da anlamışsınızdır, tıkabasa yediğim Zübeyir’in yemeklerinden çok memnun kaldım.
Zübeyir’i bulmak için İstiklâl Caddesi’ne bağlanan Bekâr Sokak’ın sonuna kadar yürümeniz gerekiyor. Sokağın Tarlabaşı’na bağlandığı noktada üç katlı Zübeyir Ocakbaşı’nı görebilirsiniz. Kısa bir yürüyüşten sorna kendimi Zübeyir’in önünde buldum ben de. Kapıdan girmeden once, her zaman yaptığım gibi fotoğraf çektiğimi gören bir garsonun yanıma gelmesi ve “Nasıl yardımcı olabileceğini” sorması kötü bir başlangıçtı diyebilirim. Burası bir sokak ve ben de istediğim yerin fotoğrafını çekebilirim değil mi? Ardından içeri girip masama oturdum ve yemek faslı başladı.
Bizim Kaş ahalisi masaya kurulmuş ilk rakılarını doldurmuştu ki, Nedret garsonu çağırıp açık ve net bir şekilde masanın donatılmasını ve çok özenli olunmasını istedi ve ekledi: “Biz çok gezeriz, her şey çok güzel olsun!” Garsonun cevabı da bir soruydu aslında: “Gurme misiniz Abi?” Nedret unutulmaz cevabı yapıştırıverdi: “Hayır, ayyaşız!”
Gavurdağı salatası, közde patlıcan ezme, börülce, semiz otu, kabak ezmesi, yoğurtlu isot gibi mezelerin eşliğinde ilk rakılarımızı yudumladık. Benden size tavsiye, bunun yanında kaliteli bir şalgam suyu içmemek büyük bir hata olur, mutlaka isteyiniz.
Sofra erbaplarının tavsiyelerini hiçe sayarak “çatalucu” ile yememiz gereken bu lezzetli mezeleri kıtlıktan çıkmışçasına yedikten sonra hepsinden birer tur daha ısmarladığımızı eklemeden edemeyeceğim. Siz siz olun, midenizde yer kalması için önden gelen bu güzelliklerden abartmadan yiyin.
Mezelerimizi yer, rakılarımızı içerken arkada tanımadığım, bilmediğim, ama bana hayli hüzünlü gelen türküler çaldığını, bazı masalarda oturan ağır abilerin hüzünlenerek sigaralarını tüttürdüklerini gözlemlediğimi de anlatmam gerekir aslında. Zübeyir’in homojen bir müşteri kitlesi yok kesinlikle. Bir bakıyorsunuz kızlı erkekli üniversite öğrencileri, bir bakıyorsunuz Kurtlar Vadisi formatlı karanlık adamlar, bir masada Alevi Dedesi görünümlü zatlar, öte masada spor yazarları…Tuhaf bir Birleşmiş Milletler görüntüsü içinde kebap yeniyor, rakı içiliyor, bazen halk türküleri, bazen de Türk sanat müziği dinleniyor.
Gelelim etlere…Beyti, Adana, kaburga, külbastı, çöp şiş, ciğer kebap gibi çeşitler geldi masaya. İnsanlığımızı kaybettiğimiz noktada, herkesin ana yemek yemesine karşın, ortaya kaburga da söyledik. Ne hikmetse beş kişi beş porsiyon da kaburga yemişiz. Tüm et yemekleri güzeldi ama, ne yalan söyleyeyim hayatımda yediğim en iyi kaburgalardan birini burada yedim. Ne çok etli, ne de et yönünden fakirdi. Yağı tam kıvamındaydı. Bendenizin çok sevdiği “kemiği sıyırma” aktivitesine pek bir uygundu. Tüm bunların üzerine adettendir diyerek ayva tatlısı da yedik ve ben de dahil, bazılarımız doğrudan Taksim İlkyardım’a gitmeyi teklif ettiler.
Gece sonunda gelen hesap hiç de az değildi. Biraz bozurlur gibi olduk ve itiraz etme durumuna geldik, ama şimdi düşünüyorum da, ölçülü hesap, insan gibi yiyenlere gelmeli. Değil mi efendim? Biz o gece uzun süreli bir kıtlıktan çıkmışçasına gömüldük yemeklere.
Zübeyir Ocakbaşı’nı herkese tavsiye ediyorum. Kaburgasını özellikle öneririm sevenlerine. Sakın rezervasyonsuz gitmeyin. Sayınız uygunsa ocakbaşında yer ayırtın. Çalan müzikle, garsonların ilgisiyle, lezzetli yemeklerle güzel bir gece geçireceksiniz. Eve geldiğinizde üzerinizdekileri doğru çamaşır makinesine atın ya da kuru temizlemeciye gönderin, zira o koku uzun süre çıkmayacaktır.
İstiklal Caddesi Bekar Sokak
No:28 Beyoğlu İstanbul
0212 293 39 51
Memlekette esen rüzgârlardan mıdır bilmiyorum, son dönemde Türk yemekleri, Osmanlı mutfağı muhabbetleri içinde bulur olduk kendimizi. Bunun kötü bir yanı yok aslında; unutulup gitmiş bazı saray yemeklerinin, yöresel alışkanlıkların, tarihsel lezzetlerin tekrar anımsanmasını, doğru ve güzel şekilde bizlere sunulmasını sağlayan bu akımların büyük yararı var. Tek endişem, bunun da büyük bir maymun iştahı ile yoğrulmuş kültürümüzün gelip geçici bir hevesi olması. Dileyelim ki, nereye baksanız geleneksel Türk yemekleri adı altında karşımıza tarifler, “gurme”lerin öve öve bitiremedikleri esnaf lokantaları, köşe yazılarından eksik olmayan “dün yine şurada beğendili kebap yerken” ifadeleri, önümüzdeki yıllarda dünya mutfaklarının karşısına sağlam bir repertuarla çıkmamızı sağlar.
Sık sık ziyaret ettiğim, bazı yemeklerinin lezzetine doyamadığım, ağzımda bıraktığı tadları tarif etmekte zorlandığım Hünkâr, yukarıda bahsettiğim modadan ötürü ismi sürekli anılan, ama aslında kırk küsur senelik çok uzun bir geçmişe sahip, aile geleneği ile bugüne gelmiş ve ilk gününden beri mutfağımızı yaşatmayı başarmış bir lokantadır. Bu yazımda, Anadolu yakasında öğlen yemekleri için çok uygun bir seçim olduğunu düşündüğüm Hünkâr’ın Göztepe şubesini anlatmaya çalışacağım.
Hünkar Lokantası, mesleği kuşaktan kuşağa geçiren bir aileden gelen Talip Ügümü tarafından, 1950 yılında Fatih’te açılmıştır. 2000 yılı sonlarına dek, elli yıl hizmet verdiği bu semtte mütevazi görünümlü ama yemekleri ile nam salan, Türk mutfağı denince akla ilk gelen isimlerden biri olarak hizmet vermiştir. Kurucuları tarafından “gelenekselin çağdaşlıkla izdivacı” diye adlandırılan bir tarz yakalayan işletme, uzun süre Fatih’te konakladıktan sonra oğullar iş başına geçtiğinde önce Etiler (1998), sonra Nişantaşı (2000), ardından da Göztepe (2008) semtlerinde üç koldan şehre iyiden iyiye yerleşmiştir.
Ne kadar yeni bir şeyler denemek istesem de, Hünkâr’a her gidişimde o muhteşem süzme mercimek çorbasından içer, yine menünün geri kalanını tadamadığım için kendime kızarım. Ama yapacak bir şey yoktur, bu çorbadan içmemek büyük bir hakarettir. Mis gibi tereyağı konusunu ciğerlerime çeker, içinde bekletilen kemikten dolayı tadına doyulmaz bir lezzet fırtınasına dönüşen bu çorbayı ağır ağır içerim. Gözlerimi kapar, kıtır ekmeklerin ağzımda yavaş yavaş dağılmasına izin verirken, hiçbir tadı kaçırmamaya çalışırım. Bu duyguyu bozmayacak kadar limon da sıkmak gerekir bu çorbaya. Belki biraz da kırmızı biber eşlik edebilir. Ama pek çok yerde mecbur kaldığımız gibi limonun tamamını sıkmak, bir baharat bulamacına dönüştürmek gerekmez çorbamızı, zira kendi tadı fazlasıyla yeterlidir bizi mutlu etmek için. Hünkâr’a gitmeyi düşünen, ya da gidip de denememiş her kim varsa bu ilahi çorbanın tadına bakmalarını şiddetle öneririm.
Bunun dışında Hünkar Lokantası, aslında paça çorbasıyla ünlüdür. Bu çorbayı sadece bir kez ününden dolayı tatmışlığım vardır. Geceleri aşırı alkol tüketimi üzerine iyi gidebilecek olduğunu söyleyebileceğim bu çorbayı öğlen yemekleri için pek de çekici bulmuyorum açıkçası. Lokantada diğer çorba çeşitleri günlük değişmektedir. Aralarında yoğurtlu yayla, sütlü hünkar, işkembe, sütlü ıspanak, sebze, düğün, yeşil mercimek ve erişte çorbası vardır. Yine de üstüne basa basa söylüyorum, süzme mercimek çorbası gibisi yoktur.
Güzel bir çorbanın ardından tandır yenebilir Hünkâr Lokantası’nda. Tandırın altında da beğendi olmalıdır kesinlikle. Damakta çılgınca hisler uyandıran o beğendiyi gözlerinizi kapatarak ve bu şansa nail olduğunu için şükrederek yemenizi öneririm. Ağzınıza biraz beğendi, biraz da tandır atarak ciddi bir mutluluk yakalayabilirsiniz. Benden size tavsiye, bu mutluluğu kimsenin bozmasına izin vermeyin ve tek başınıza yemeğe çıkın. Fazla sohbet-muhabbetle beğendili tandırın lezzetinden uzaklaşmayın.
Canınız çok isterse yanında patates ile sulu sulu bir saray köftesi de yiyebilirsiniz. Kadın budu köfte, imambayıldı da favorilerim arasındadır Hünkâr’da. Ayrıca ciğer sarma, taze ve kuru fasulye, dolma, kuzu kapama, tas kebap, dana haşlama, şehriyeli kuzu güveç, elbasan tava, Manisa kebabı, kanarya kebabı, kağıt kebabı, İzmir köftesi, sebzeli köfte, ekşili köfte, dalyan köfte, köfteli kuru bamya, işkembeli nohut, hamsili pilav, semizotu, bamya, türlü, karnıyarık, patlıcan musakka, su, talaş ve kol böreği, nohutlu, içli pazılı pilav ve bulgur pilavı da yiyebilirsiniz.
Üstüne de komposto yiyerek bu şöleni tamamlayabilirsiniz. Tatlı çeşitleri bol olmasına karşın çok maceracı olmanın alemi yok diye düşünüyorum. Örneğin tel kadayıfı pek yenecek gibi değildir Hünkâr’da. Dediğim gibi, bir komposto veya aşure ile yemeğinizi daha midevi bir şekilde sonlandırma şansınız olacaktır.
Hünkâr Lokantası’nda hemen her defasında çok mutlu olmuşumdur, ama mekanları değerlendirirken salt yemeklerin kalitesi ya da ahçının maharetini değil, sunumu, fiyatları da incelemek gereklidir. Hünkâr, Göztepe’de Bağdat Caddesi’nin kenarında konuşlanmış bir apartmanın girişindedir. Konumu ve görüntüsünü pek sevimli bulmak mümkün değildir ne yazık ki. Bahçesi diye adlandırabileceğimiz, nispeten ferah kısımda yemenizi öneririm, zira içerisi bana her zaman hayli kasvetli gelmiştir. Mecbur kalmadıkça oraya girmek istemem. Benzer yemekleri yiyebileceğiniz Yanyalı Fehmi’deki cıvıl cıvıl ortam, ya da Kanaat’teki genişlik ve camekânların ardında iştahınızı kamçılayan rengârenk sunum zenginliği burada mevcut değildir.
Fiyatlara gelince,ortalama bir fiyat politikası güdülmektedir. Adam başı 25-30 TL’ye çıkabileceğinizi söyleyebilirim. Bunun içinde alkol yoktur doğal olarak. Eğer şarap içmeye kalkarsanız bu fiyat artacaktır. Fiyat/Performans olarak baktığınızda, ödenen bedelin, yenen yemeğin tadına karşılık geldiğini, dolayısıyla doğru bir fiyat potikası güdüldüğünü düşünüyorum. Notlamayı buna göre yaptığımı belirtmek isterim.
Netice itibariyle, bana yakınlığı dolasıyla öğlen yemeklerinde sık sık ziyaret ettiğim Hünkâr Lokantası, mutlaka gidilmesi, damakların bayram etmesi için pek çok farklı lezzetin denenmesi gereken bir mekândır bana göre. Buraya gelip yukarında sözü geçen yemeklerin tadına baktığınızda ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.
İletişim
Adres : Bağdat Cad. No:242/1 Göztepe Kadıköy / İstanbul
Tel : 0216 385 96 62
Fax : 0216 385 96 65
Web Adresi : www.hunkar1950.com
Kadıköy’ün Göbeğinde Tatlı Bir Sürpriz
Yanyalı Fehmi çok bildiğim, yakından tanıdığım, Üsküdar’daki Kanaat gibi sık sık ziyaretine gittiğim bir lokanta değildir açık konuşmak gerekirse. Geçen gün kapısından girdiğimde, birkaç yıl önce geldiğimi anımsadığım bu lokantaya ilk defa alıcı gözüyle baktığımı da söyleyebilirim. Okuyacağınız bu yazı, bu kez konumunu, oturma düzenini, masaların simetrisini ve yemeklerin kalitesini daha dikkatli şekilde incelediğim bu son seferin yüzeysel izlenimleridir. Hakkını vererek değerlendirmek için Yanyalı Fehmi’ye ileride tekrar gideceğimi ve yorumlarımı zenginleştireceğimi de ekleyerek yazıma başlıyorum.
Önce öyküsünden başlamakta fayda var: Yanya’dan göç eden Sipahioğlu eşrafından Hüseyin Horp’un oğlu 1891 doğumlu Fehmi Efendi, 1919 da Kadıköy’de saraydan ayrılma Bolu’lu Hüseyin Efendiyi baş aşçı yaparak lokantacılık mesleğine başlamış. Türk mutfağına önem vermiş, damak tadıyla, çeşnisiyle, verdiği hizmetle ün yapmış, Beyoğlu ve Sirkeci’de şube açarak (Şu anda yanlızca Kadıköy’deki yerinde hizmet vermektedir. Başka yerde şubesi yoktur.) herkesin takdirini kazanmış. Fehmi Sönmezler 1980 yılında Kadıköy’de vefat etmiş. Bıraktığı lokantası halen hayatta olan 5 çocuğundan Erdoğan-Engin Sönmezler ve Fehmi Sönmezler’in 3.üncü kuşak olan torunları Tansel-Can-Ergin Sönmezler tarafından devam ettirilmektedir.
Yanyalı Fehmi Lokantası merkezi, herkesin ulaşabileceği bir konumda, Kadıköy Çarşı’da, iskelenin pek yakınında bulunmaktadır. İçeri girdiğim zaman beni derli toplu salonunda, düzgün camekanların ardında karşılayan yemekler iştahımı hemen ayağa kaldırmıştır. Kanaat’taki kadar geniş bir yelpaze bulunmasa da, birçok eski damak tadımızın bizi içeri böyle buyur etmesi hoş bir durumdur. Menu kalabalıktır: Dil, borç, paça, brokoli, domates, mercimek, kereviz çorbaları; Çerkez, paşa, kağıt, istim kebapları, şehriyeli kuzu güveç, hünkârbeğendi, kuzu çevirme, dalyan köftesi. Mercimekli börek, Özbek pilavı, mantarlı, safranlı pilav, yerelması, portakallı kereviz, elbasan tava, beyin tava, papaz yahni, Acem tavuğu, çiroz salatası ve tatlılar: İrmik helvası, aşure, saray tatlısı, badem tatlısı, höşmerim, un helvası, zerde.
Bu kadar girizgâh yeter! Maceramıza dönelim: İçeri girip salona şöyle bir baktıktan sonra, önce ne istediğime karar verdim. Camekanın ardında olup bitenler kafamı karıştırabilirdi, ama buna izin vermedim. Brokoli çorbası, kağıt kebabı, yaprak sarma yeterli olacaktır diye düşündüm ve bahçe tarafına geçtim. Bahçe derken kış bahçesinden bahsediyorum aslında. İnanılmaz kertede kaotik dekore edilmiş, her yerinde başka bir obje sarkan, bir yanında maymun bibloları, öte yanında model uçaklar, duvarlarında yazılar olan, gözü çok çok yoran bir yerdi burası. Duvarlarda bazı özlü sözlerden oluşan yazılar ve eski İstanbul foroğrafları yer alıyordu. Kış bahçesinde, içinde alabalıkların yüzdüğü, içine her vakit şırıl şırıl su akan bir de havuz vardı. (niyeyse!) Açık konuşmam gerekirse gözüm o kadar yoruldu ki , bir an kalkıp gitmek istedim. Bu kadar karışıklığın neden yaratıldığının hiçbir cevabı olamazdı. Evet, Tophane’deki nargileciler gibi, Pakistan’daki kamyonlar kadar yorucu değildi, ama çok gereksizdi.
Neyse ki yemekler geldi, dikkatim başka yöne kaydı ve enfes, kıvamlı brokoli çorbasını içtim, standart bir yaprak sarma yedim. Bana Kanaat’tekinden daha lezzetli gelen, patlıcan, kuşbaşı et, domates ve biberi ile büyüleyici bir uyum arzeden , mideyi rahatsız etmeyen bir bütünlük ve acı sergileyen kağıt kebabını yiyerek rahatladım. Yemekleri yerken, bir yandan da yazacağım yorumları düşündüm. İyiydi! Bunu yazabilirdim. Garsonların ilgisi çok fazlaydı, herkes güleryüzlüydü. Sahipleri sürekli masaların arasında koşuşturuyordu. Dekorasyon ne kadar yorucu ve yıpratıcı da olsa, güzel yemekler ve iyi servisle bir sıcaklık yayılmıştı içime. Yazı kafamda bu şekilde yazılmıştı. Ama olmadı ! Çünkü tatlıyı getidiler sonra. Peynir tatlısı dediler, mutlaka deneyin, pişman olmazsınız dediler. Ağzıma attığım ilk lokmayla birlikte içinde bulunduğum dünyadan başka bir yerlere sürüklendim sanki. Ağzımda dağılan, damağıma yerleşen kadifemsi peynirin tadı bana hiç bilmediğim, tanımadığım ülkelerin öykülerini anlatıyordu sanki. Böyle bir yoğunluk ve böylesi bir sıcaklık uzun zamandır yaşamamıştım.
Evet sevgili okurlar, günümüzün sevilen tabiriyle “ezberimi bozdu” bu tatlı! Yazımı burada bitireceğim. Başka yorum yazmayacağım. Şu ana kadar kadar yazdıklarımı da tamamen unutun! Yanyalı Fehmi Lokantası’na gidin ve varsa bu peynir tatlısından yiyin. Bu kadar!
Osmanağa Mah. Yağlıkçı İsmail Sok.
No:1 Kadıköy / İstanbul
0216 336 33 33
0216 347 29 85
http://www.fehmilokantasi.com/
Öncesinde Todori’de dostlarla buluşup sohbet etiğimiz bu maç, tribünleri dolduran taraftarı kahretti desek yeridir.
Fenerbahçe’nin 1 puanı kurtardığı bu maçın kötü sonucunu incelediğimizde, beraberliğin pek çok sebebi olduğunu görüyoruz:
- Doğal olarak, Fenerbahçe’nin son birkaç maçtaki görüntüsünden uzak, mücadeleden kaçan hali önemli bir olumsuzluktu.
- Hakem verdiği saçmasapan kararlar ile futbolu çirkinleştirmek için elinden geleni yaptı. “Neden hakemlerimiz Avrupa’da maç yönetemiyor?” diye soran gafillere bu maçı izlemelerini öneriyorum.
- Tarlayı andıran bir sahada oynamak, hem futbolu bozdu, hem de sakatlıklar getirdi. Bu stadı inşa edecek kudrette olan yönetimin, saha konusunda başarısız olmasını aklım almıyor.
Neticede beraberlik, kötü mücadele, hakem ve bozuk sahanının bir sonucu olarak ortaya çıktı.
Akıllarda bir tek, Todori’de yenen nefis ciğer ve paçanganın tadı kaldı. Şubat ayı Fenerbahçe için çok zor geçecek gibi görünüyor.
Ayılar’ın bu ayki buluşması 5 Şubat tarihinde Beyoğlu Zindan Restaurant’ta gerçekleşti. İlk başta Çiçek Pasajı’ndaki Mahzen’de buluşmayı kararlaştıran grup, Çiçek Pasajı’ndaki elektrik kesintisinden ötürü organizasyonu Zindan’a kaydırdı.
TSM ile şenlenen ve baştan sonra bayram havasında gerçekleşen buluşmanın sürprizi, sonlarda Oryantal şovuyla eğlenceyi doruğuna çıkaran Nuran Sultan’dı.
Soğuk mezelerde orta karar bir kalite düzeyinin tutturulduğu mekanda acılı ezme ve ezine peyniri dikkat çekici bir lezzetteydi. Ara sıcaklarda ise ortama bir ciğer ve sucuklu börek vardı.
Mekanda en başarılı yemek, sacta kavurmaydı demek yerinde olur. Zira Ayılar, damaklara sıvanan bu mükemmel lezzeti, “suyuna ekmek banma” yönetimi ile sonladırmadan edemediler.
Ayılar, artık gelenekselleşen tezahüratlarını, hem meyhanede, hem de İstiklal Caddesi’nde yürürken gururla gerçekleştirdiler ve gecenin sonunda, yüzlerinde mutlu bir tebessümle evlerinin yolunu tuttular.
Detaylı bir araştırmanın sonuçlarından oluşan güzel bir sunum . Paylaşılması yararlı olabilir. Büyüterek izleyebilir, isterseniz download edebilirsiniz.
Veda filminin uzun fragmanını mutlaka seyredin. Henüz vizyona girmemiş bu Livaneli filminin kendisi de fragmanı kadar güzelse seyredilmeye değer.
İktisat Terimleri Sözlüğü, “marka” sözcüğünü “bir mal, hizmet ya da kurumu tanıtmaya ve benzerlerinden ayırmaya yarayan tescil edilmiş özel ad, kısaltma veya işaret” olarak tanımlıyor. Kelimenin tarihçesini incelediğimizde, bundan yüz yıl öncesinde, markanın bir mülkiyet göstergesi olarak kullanıldığını görüyoruz. Çiftçiler, büyükbaş hayvanların kendilerine ait olduğunu, kuyumcular el emeği göz nuru ile ürettikleri gümüşlerin ayarını, duvarcı ustaları belirli bir inşaatta kendilerinin çalışarak taşları yonttuklarını belirtmek amacıyla ürünlerini işaretliyorlardı. Marka kavramı buradan doğdu. Buna dayanarak Oxford American Sözlüğü, “marka”yı (brand), kimlik vurgulaması amacıyla sıcak bir demir ile yapılan işaret ve bu amaçla kullanılan demir olarak tanımlamaktadır.
Zamanla pek çok kavramda olduğu gibi, marka kelimesinin anlamında da bir dönüşüm gerçekleşti ve yaklaşık bir yüz yıl içerisinde marka bir bilgilendirme ve müşteriyi haberdar etme aracı haline geldi. Artık çok büyük bir endüstriye dönüşen reklamcılık “Bunu hiç duydunuz mu?” sorusu ile müşterilerin ilgisini çekmeye çalışıyordu. Ardından marka bir ürün veya hizmeti farklılaştırma, diğerlerinden daha iyi olduğunu belirtme rolünü üstlendi. Son dönemlerde markalar müşterilerini anlama ve onlarla ilişkilerini geliştirme yarışına girdiler. Şu günlerde ise markalar adeta sihirli bir güce sahipmiş gibi müşterisine “Dile benden ne dilersen” diyor.
Günümüzde, bireysel ve kurumsal tüm çevrelerde markalaşmanın bir kültür olduğu bilinci yerleşmiştir. Marka dediğimiz kavramın bir ürün logosu ya da bir kutunun üzerindeki amblemden ibaret olmadığı artık çoğu insan tarafından anlaşılmıştır. Markayı ortaya çıkaran yaratıcı beyinlerin ve uygulamaların, bir işletmenin kişiliğini, gelecekteki kritik stratejilerini, içinde bulunduğu sektördeki konumunu tümden belirleyecek bir önemde olması, markalaşma kavramını daha da ön plana çıkarmıştır. Yurtiçinde ya da yurtdışında marka olabilmiş, ürününü tanınmış ve güvenilir bir marka haline getirmiş irili ufaklı tüm firmalar, kendilerinden kat kat fazla üretim hacmi ve istihdamı olan ama markalaşamamış firmalardan çok daha yüksek kar marjları elde edip, sadece markaları üzerinden büyük bir artı değer yaratmış olmaktadırlar.
Kavramımızı basitçe iki farklı eksende ele almak kanımızca doğru olacaktır:
- Kurumsal Markalaşma
- Bireysel Markalaşma
Bunlardan birincisini tanımlamak pek güç olmayacaktır, zira yazımızın yukarıdaki kısmında sıkça sözü geçen kavram budur. Müşterilerine ürün ve hizmetlerini sunmaya çalışan işletmelerin yapmaya çalıştığı kurumsal olarak markalarını ön plana çıkarmak ve rakiplerinin önüne geçebilmenin yollarını aramaktır. Bunu yaparken birtakım altın kuralları dikkate almak gerekmektedir. Markanın hedef müşteri kitlesine hitap eden, cazip ve uygun bir farklılığı olduğundan emin olmak çok önemlidir. Üretici, malını satmak istediği tüketiciyi, onun gereksinimlerini ve isteklerini anlamalı, markanın bunları karşıladığından şüphe duymamalıdır. Kurumlar markalarının değerini analiz edebilmeli, ne olursa olsun markalarına yatırım yapmalıdırlar. Sürekli olarak markanın çekiciliğini arttırma yöntemleri aranmalı, rakiplerinin çalışmaları incelenmeli, fakat özgün stratejiler ve hedefler de belirlenmelidir. Markanın çok açık belirlenmiş tüketici vaadi, konumlandırma ve değerlerinin olduğundan emin olunmalı ve marka ile ilgili çalışan herkesin – reklam ajansları, kurum içi çalışanlar, vs. – bunu anlaması sağlanmalıdır. İşletmeler marka yelpazelerini düzenli olarak incelemeli ve işlevini yitirdiğini gördüklerini çekinmeden kesip atmalıdırlar. Tüm bunları yaparken markalarını kanunların müsade ettiği tescil, patent vb araçları kullanarak korumayı asla ihmal etmemelidirler.
Dünyanın en değerli markalarının sıralamasına baktığımızda ise pek çok unsur dikkate alınarak hazırlamış bir liste görmekteyiz. Listeye girmeye hak kazanabilmek için her marka 1 milyar USD’den daha büyük değere sahip olmalı, gelirlerinin yaklaşık üçte birini kendi ülkesi dışında elde etmeli ve halka açık pazarlama ve finans verileri mevcut olmalıdır. Bu bilgiler ışığında 2008 yılında BRANDZ Millward Brown tarafından yapılan en güçlü 100 marka araştırmasında araştırmasında, Google listenin başında yer almıştır. Marka değeri 86.1 Milyar Dolar olan Google’ı, 71.4 Milyar Dolar ile General Elektrik ve 70.8 milyar dolar ile Microsoft takip etmektedir. Listenin ilk 10’u aşağıdaki gibidir:
10. Marlboro
Gelelim ikinci ve biraz da yabancısı olduğumuz “Bireysel Markalaşma” kavramına. Bazı çevrelerde “Kişisel Pazarlama” diye de adlandırılan bu kavramın özünde, kişinin kendini bir markaya dönüştürmesi ve bunu yaparken çevresindeki tüm imkânları başarıyla kullanarak “adeta yaşamboyu süren bir seçim kampanyasında” imişçesine hayatını sürdürmesi anlatılmaktadır. Yükselen değer konumundaki bu kavramın da tıpkı kurumsal markalaşmada olduğu gibi altın kuralları vardır. Öncelikle kişinin kesinlikle pozitif düşünceye inanması ve “yapabilirim yaklaşımı” içinde olması gerekmektedir. Pozitivizm kişinin zorluklar karşısında pes etmesini önleyen bir faktördür. Diğer bir özellik ise uzmanlaşma konusudur. Kişisel markasını parlatmak isteyen herkesin mutlaka bir uzmanlığa sahip olması ve bu uzmanlığı bitip tükenmek bilmeyen okumalarla zenginleştirmesi çok önemlidir. Kişi daima hazırlıklı olmalı, kendisine yöneltilen soruları cevaplayacak kapasitede bulunmalıdır. Unutulmaması gereken diğer bir önemli kural da kişisel pazarlamanın herkese karşı yapılması gerektiğidir. Markanın yükselişine kimin, ne zaman, ne kadar katkıda bulunacağı çoğu sefer bilinemez. Bu kavrama inanan herkesin daima profesyonelliğe inanması, sürekli izleniyormuşçasına dikkatli davranması, düşüncelerini açık ve net bir şekilde ifade etme yeteneğine sahip olması gerekmektedir. Tüm bunların neticesinde belirli bir seviyede “isim bilinirliği” yakalayan kişiler, bireysel markalarının yükselişini de sağlamış olurlar. Yukarıda da vurgulandığı gibi, adeta hiç bitmeyen bir seçim kampanyasındaymış gibi, durmadan dinlenmeden bu ilkelerin uygulanması başarılı bir kişisel markanın yaratılması ile sonuçlanacaktır.
Tüm bu kavramların açıklığa kavuşturulmasının ardından, başlığımızda yer alan konuya değinmemizde fayda vardır. Hem bireysel hem de kurumsal markalaşmanın bugün bilinen tüm geleneksel enstrumanlarını bir çırpıda saymamız gerekse, hiç düşünmeden, televizyon, radyo, gazeteler ve dergilerden bahsedebiliriz. Bunlara ilave olarak son dönemin yükselen yıldızı dijital mecraya da özel bir vurgu yapmamız yerinde olacaktır. Marka konumlamasında kurumsal web sitelerinin, mikro sitelerin, her türlü kampanya ve advergaming sitelerinin büyük önem taşıdığı bir devri yaşadığımızı söylersek hiç de yanılmamış oluruz. Daha önce de belirttiğimiz gibi, büyük firmaların reklam harcamaları içinde online bütçeler giderek yükselmekte, dijital mecranın ölçümlenebilir doğası sebebiyle bu ilgi katlanarak artmakta ve durum giderek daha ümit verici hale dönüşmektedir.
Bütün bu sayılanlara ek olarak, ilginin son yıllarda “online sosyal ağlar”a da yönelmeye başladığını belirtmemiz gerekmektedir. Son zamanlarda , birçok internet kullanıcısının da tanık olduğu üzere, Facebook, Twitter, Myspace, Bebo ve Cyworld gibi sitelerde bir patlama yaşanmaktadır. Sosyal ağ, ingilizcede “social network” bireylerin birbirlerine çeşitli ilişkilerle bağlı olduğu bir yapıyı temsil eder. Bu sistemdeki bağlantılar genelde arkadaşlık üzerine dayansa da finans ve ticaret gibi farklı konularda da olabilir.
Bir sosyal ağ sitesinin 3 temel özelliği bu site sayesinde kullanıcının profil oluşturabilmesi, kullanıcının ilişkide olduklarının listesini açıklayabilmesi ve kullanıcının diğer kişilerin bağlantı listelerine ulaşabilmesidir. Bir sosyal ağ sitesini diğer sitelerden ayrı kılan başlıca şey ise bireylerin tanımadıkları kişilerle de kendi ağlarını paylaşabilmelerine olanak sağlamasıdır. İlk sosyal site 1997 de kurulan “Sixdegrees.com” dur ve kullanıcılarına ilk kez profil oluşturabilme ve mesaj gönderme olanağı sağlamıştır. 2001den itibaren ortaya çıkan Asianavenue, Blackplanet, Migente ve Cyworld etkili bir politika uygulamış ve arkadaşlık ilişkilerine daha farklı boyutlar eklemişlerdir. 2004 ve sonrasında ise internet kullanıcıları Myspace, Facebook, Twitter ve Bebo ile tanışmışlardır.
Online sosyal ağların en önemli özelliği, dünyanın her yanından yüz milyonlarca kişinin üye olması ve farklı kültürlerden insanların karşılıklı iletişimine olanak sağlayan bir platform oluşturmalarıdır. Dünyanın en büyük sosyal ağı Facebook, patronu olan Mark Zuckerberg’ in kişisel bloğunda yayınladığı yazıya göre 200 milyon üyeye ulaşmıştır. Bu ortamın, günümüzün kurumsal ve bireysel markalaşma stratejileri açısından büyük bir araç oluşturduğu şüphe götürmeyecek bir gerçektir. Kurumlar online sosyal ağlarda kendilerine özel gruplar ve profiller oluşturmakta, marka değerlerini dijital mecranın bu coğrafyasına da yaymaya uğraşmaktadırlar. Küçük ve orta ölçekli firmaların doğrudan reklam verdiklerini, daha büyük ve kurumsal olanların, markalarının tanıtımına yönelik anketler, oyunlar, farklı uygulamalar ürettiklerini görmekteyiz. Bu uygulamalara Facebook’tan örnek vermek gerekirse, Define Me, (Diğerlerinin sizin kurumunuzu tanıtmak için kullandıkları kelimelerden oluşmuş bir kelime bulutunu gösteriyor.) GLPrint Business Cards, (Bu uygulama sayesinde dijital şirket kartları oluşturmanız mümkün.) IEndorse (Tavsiyeler şirketinizin değerini önemli ölçüde arttırır. Bu uygulama sayesinde Facebook müdavimlerinin şirketiniz hakkında yorum yapabilmelerini sağlayabilir, ya da şirketinizi IEndorse kurumsal veritabanı üzerinde şirketinizi bulabilirler.) My BusinessBlinkWeb (Kendinizi ya da şirketinizi tanıtan bir widget hazırlayarak diğerlerinin de o widget’i profilleri üzerine eklemelerini sağlayabilirsiniz. Diğer bir deyişle bu uygulama sayesinde arkadaşlarınızı, müşterilerinizi ya da kullanıcılarınızı birer reklam panosu haline dönüştürebilirsiniz.) Professional Profile (İletişim kurduğunuz tüm profesyoneller için bir sekme oluşturabilir ve orada işinize yönelik tüm bilgileri listeleyebilirsiniz. Özellikle kişisel ve kurumsal yanınızı Facebook üzerinde ayrı ayrı yönetmek isteyenler için ideal bir uygulama) Testimonials (Tıpkı IEndorse uygulaması gibi bu uygulamayı da müşterilerinizden tavsiye toplamak için kullanabilirsiniz. Ancak bu uygulamanın IEndorse’de olduğu gibi firma aramak için kullanabileceğiniz bir veritabanı bulunmuyor.) gibi uygulamalardan bahsetmek yeride olacaktır.
Kişisel markalaşma konusunu incelediğimizde de durum çok farklı değildir. Günümüzde bireyler özel hayatları, geçmişleri, iş deneyimleri ve güncel özgeçmişlerinde yer alması gereken diğer tüm bilgileri online sosyal ağlarda paylaşıma açmaktadırlar. Profesyonel anlamda “Linkedin” sitesi çok ön plana çıkıyor gibi gözükse de, yukarıda bahsi geçen Facebook, Twitter gibi daha eğlenceye yönelik gözüken sosyal ağlar da kişilerin kendilerini tanıtmaları ve dünyanın geri kalanı ile ilişkilerini sıcak tutmaları açısından ciddi bir işlev görmektedir. Günümüzde en sık rastlanan durumlardan birisi, tanımadığımız ama belirli bir sebepten ötürü yakın zamanda tanışacağımızı düşündüğümüz kişiler hakkında ön bilgi almak amacıyla sosyal ağlardaki profillerini incememizdir. Bir çeşit “geçmiş araştırması” diyebileceğimiz bu yaklaşımı hepimiz zaman zaman kullanmaktayız.
Tüm bu anlatılanlar tek bir noktaya işaret etmektedir: Bütün dünya dijital bir trene atlamış süratle geleceğe doğru yol almaktadır. Bir zamanlar herhangi bir ürünün bizim tarafımızdan üretildiğini vurgulamak amacıyla kızgın demirle dağlanan ve “mülkiyet simgesi” olarak kullanılan markalar, günümüzde dijital mecralar da dahil her yerde, her şekilde karşımıza çıkmaktadır. Online sosyal ağlar da markalaşmak için kullanılabilecek araçların en önemlilerinden birisidir. Hem çalıştığınız kurumun hem de şahsınızın bu mecradan uzak kalması büyük bir kayıp olacaktır. Bir gün bir sosyal ağda karşılaşmak dileğiyle !
Alp Artam
(Bu yazım CIO Club dergisinde yayınlanmıştır.)

























